Turşu Suyu (öykü) – Rıfat Ilgaz

Niyazi’ye Aksaray’da rastladım. Kent içi yolculuklarımızı taşıt araçlarına başvurmadan yapardık o günlerde! Hep bir halliydik. Girdim koluna, Lâleli’ye doğru yürümeye başladık.

«Şiir yazıyor musun?» dedim laf olsun diye.

«Başka ne yapabilirim ki…» dedi, «En güzeli, dergiler yayınlamak için bizden para da istemiyor!»

En yenilerinden birini okumaya başladı. Lâleli yokuşuna doğru, gelip geçenlere aldırmadan okuyordu, ağız dolusu. Durağa geldiğimizde, soluk soluğaydı.

«Çekilmiyor Niyazi!» dedim, «Aç açına hiç gitmiyor. Hiç olmazsa bir kahveye girsek de…»

Bütün ceplerini karıştırdı, bulduklarını avucuna topladı:

«Hepsi bu kadar!» dedi, «Sana yeni şiirlerimi bir lokantada dinletmek isterdim. Şarap bardaklarını tokuşturatokuştura… Karnın doydu mu daha da kolay beğendirirdim şiirlerimi sana… Ama ne çare…»

«Zararı yok!» dedim, «Bir kahvede de dinleyebilirim. Hele surdan iki simit alalım! İki de çay…»

Bir şeyler düşünüyordu Niyazi. Yeme içme oldu mu böyle bıyıklarını çekiştirip düşünür, ayna gibi de çıkardı işin içinden.

«Ali’yi görüyor musun bu günlerde?» diye sordu.

«Hayır gördüğüm yok!»

«Görünmez tabi… İşleri yolundaymış Ali’nin, Nisuaz kahvesinde elbise provası yaptırıyormuş!»

Ali zil zamanlarında, toplandığımız Beyazıt kahvelerine gelir, akşamları üç ondan, beş bundan para katıp köftecinin üstünde düzenlediğimiz şarap şölenlerinden nasiplerinirdi. Niyazi’nin kafasında, beklenen mutlu şimşek çakmıştı:

«Buldum!» dedi, «Galatasaray’a gideceğiz!»

«Ne var Galatasaray’da?»

«Ali! Bizim Ali, yeni kafadarlarını bu saatlerde topluyormuş, lokantada… Rakı, şarap gırla! Tam zamanı! Bastıralım!»

Kendi buluşunu gene, kendi beğendi:

«Harika!»

«Harika», o zamanlar modaydı, en çok da Ali kullanıyordu bu sözcüğü… İlhan’ın kötü şiirlerine bile yüzünü kızartmadan:

«Harika!» diyebiliyordu.

Paralarını yeniden saydı Niyazi. Benim bunlara ekliyecek kör, kuruşun} yoktu. Yol paralarını bir yana ayırıp, attı cebinin bir köşesine. Geriye kalanları avucunda sıkarak:

«Yürü!» dedi, «Önce turşucu’ya!»

«NeeeL Zıvıttın mı sen! Aç karnına turşu ha!»

Elimden yakalamış, beni durağın karşısındaki .«Meraklı Turşucu» ya doğru sürüklüyordu.

«Yahu!» dedim, «Aç karnına şiir nasıl gitmezse, turşu hiç gitmez!»

«Turşu değil canım!» dedi, «Turşu suyu!»

«Turşu suyu mu? Ne işe yarar bu turşu suyu?»

«Turşu suyu iştahı açar. Ziyafete gitmiyor muyuz!»

«Miğdem zaten açlıktan kazınıyor, bir de turşu suyu içersem…»

«Uzatma, yürü!..»

Girdik dükkâna. Tezgâhın arkasındaki takkeli adama:

«Bize iki turşu suyu!» dedi, «Çabuk tarafından!»

Niyazi, Turşucu’nun kepçeyle bardağa boşalttığı turşu suyunu, bir dikişte yuvarladı:

«Doldur!» dedi, «İkinciyi de!»

Bardağım boşalınca, elimden aldı, turşucuya uzattı.

«Yeter!» dedim, «İçemem fazlasını!»

«Olmaz, içmen lâzım, içeceksin!»

Kendimi zorlayarak ikiciyi de içtim.

«Çok hoş değil mi?» diye girdi koluma.

«Kazınıyor miğdem!» dedim.

«Benimki de öyle!» dedi, «Şimdi pirzola öyle gider ki, bu turşu suyunun üstüne… Birer şişe de şarap!»

Aksaray’dan gelen tramvaya atladık. Yollar tıkanıktı, Karaköy’ü en azdan yarım saatte geçtik. Galatasaray’a geldiğimiz vakit hava kararmıştı. Müthiş bir eziklik vardı miğdemde, Niyazi:

«Hele şükür geldik!» dedi.

İş gelmekte değil, Ali’yi lokantada bastırmaktaydı. Yoldan geçenlere çarpa çarpa yürüyorduk. Hızla bir sokağa saptı Niyazi, ben de peşinden… Bir lokantanın kapısında durdu, geriden yetişmemi bekledi. Elimden tutup çekti içeriye:

«işte burası!» dedi.

İçerisi kalabalıktı. Bir süre kapının önünde dikildik, Ali içerdeyse bizi görünce masasına çağırması için! Gelen giden yoktu… Birkaç adım daha attık.

«Daha gelmedi mi yoksa?» dedim.

«Kalmaz bu saate kadar!»

Bir masanın önünden geçerken, isteksiz bir el uzandı. Baktım, bizim Çelebi:

«Ne işiniz var buralarda!» diye kalktı ayağa.

«Ali’yi arıyoruz!» dedim.

«Ali’yi mi? işte Ali be!..»

Çulu değiştirdiği için birden tanıyamamıştık. Dalgınlığımıza gülüyordu Ali de:

«Hele oturun şöyle!» dedi, «Eee, hoş geldiniz bakalım! Nasılsınız çocuklar?»

Masanın kıyıcığına ilişmiştik. Çelebi sigara yakıyordu, bize de uzattı:

«Hele yakın birer sigara!»

Sırası değildi ama sigaranın, ister istemez yaktık. Ali, garsonun getirdiği hesabı inceliyordu. Ters ters:

«Şu ne parası?» diye sordu.

«Su parası!»

«Suyu kim içti ki… Hepimiz şarap içmedik mi?»

Gözü bize ilişmişti garson’un:

«Bir şey emreder misiniz?» diye sordu.

«Biz mi?» diye önce birbirimize bakındık, sonra başımızı Ali’den yana çevirdik. O, hiç oralı değildi. Çelebi:

«Salık veririm size çocuklar!» dedi, «Bu şaraptan siz de için!»

Çenesiyle, masanın üstündeki boş şarap şişelerini gösteriyordu. Salık vermekle bitmiyordu ki iş Ali, başını hesap pusulasından kaldırmadan lâfa karıştı:

«Niyazi anlar şaraptan, bir denesin hele!»

Sonra garsona döndü:

«Beylere birer kadeh getir bakalım, beğenecekler mi?»

Cebinden bir yüz liralık çekti:

«Bu iki kadeh şarabı da ekle hesaba!» dedi.

Onları biraz daha masada alıkoymak için, yudum, yudum içiyorduk. Ali, hiylemizi sezmiş gibi hemen kalktı ayağa. Tabaktaki paraları cebine korkan:

«Çocuklar!» dedi, «Bizim yeni eve gidiyorduk, isterseniz siz de gelin!»

Yapılacak başka bir iş de yoktu, hiç düşünmeden:

«Hay hay!» dedi Niyazi, düştük peşlerine. Tünel başından Kuledibi’ne doğru yürüdük. Çelebi’yle önden yürüyordu Ali… Niyazi her adımda biraz daha geriliyordu, bir ara sarıldı koluma:

«Kazınıyor miğdem!» dedi, «Nerden de içtik şu turşu suyunu!»

«Bana şarap, turşu suyundan çok dokundu!» dedim. «İçim öyle yanıyor ki!»

«Hele şu eve bir varalım, bir kuru ekmek olsun buluruz!»

«Belki bir şişe şarap…»

Dolambaçlı yollardan geçtik, kısa bir yokuş tırmandıktan sonra, önümüzden yürüyen Ali duraladı:

«İşte!» dedi, «Bizim apartıman! Meşhur Komando Hanı!»

Başladı tarihten sayfalar çevirmeye. Altı yedi katlı bir apartımandı. Çelebi buraya çok gelip gitmişe benziyordu, yürüdü önden. Hanın tarihine ilgisizliğimizi sezen Ali, Çelebi’ye yetişmek için döşendi merdivenlere, biz de ağır aksak peşinden. Niyazi ikinci katta sızlanmaya başladı:

«İçim bayılıyor!»

«Başım dönüyor!»

«Bir halsizliktir yapıştı dizlerime!»

Benim de ondan aşağı ka’ır yanım yoktu. Birbirimize tutuna tutuna, dura dikile dördüncü katı bulduk. Ali beşinci kattan bize sesleniyordu:

«Evim çok mükemmel! Bir kusuru var, asansörü! Hele bir manzarası var ki… Bütün Haliç ayağımın altında! Davranın biraz canım!..»

Niyazi birşeyler söylemek istedi, söyleyemedi, kurumuş olmalıydı boğazı. Artık trabzanlara tutuna tutuna çıkıyorduk. Biz beşinci kata ulaştığımızda, onlar çoktan son katı bulmuşlardı. Kan ter içinde katları bitirdik. Açık kapıdan girdik içerk Görünürde kimseler yoktu. Terastan geliyordu sesleri. Niyazi önce mutfağa bir daldı, rafları dolapları karıştırdı. Miğdesini bastıracak kuru bir ekmek kabuğu bile bulamamıştı:

«Tükürmüşüm böyle apartmanın içine!» dedi, «Bir dilim ekmek bile yok!»

Ali balkondan sesleniyordu:

«Çocuklar, nerdesiniz be! Hele şu manzaraya bir bakın! Haliç, İstanbul’un neresinden böyle güzel görünür! Şu boğaza bakın bir, pırıl pırıl… Heey! Allı pullu gelinler. Nasıl, Niyaziciğim hoş değil mi?»

Niyazi balkonun beton duvarına dayanmış, baygınlıklar geçiriyordu, Ali, beni çekiştire çekiştire ordan oraya sürüklüyor, durmadan apartımanın görüntüsünü övüyordu:

«Galata Kulesi kapımızın dibinde, gecekondu gibi kalıyor zavallı! Elini uzatsan, yıldızları avuçlayacaksın! Hele şu şu Süleymaniye Camisine bak! Minarelerinin ucuyla burun burunayız! Şu gidip gelen Haliç vapurlarına bak dostum!»

Birden sokuldu Niyazi’nin yanına:

«Biliyorum!» dedi, «Manzara şaşırttı seni, anlıyorum, tatlı bir baş dönmesi içindesin! Sarhoş gibisin! Ne muhteşem dekor, değil mi? Harika! Çok.hoşuna gitti, anlıyorum, dilin tutulmuş sanki… Beğendin değil mi Niyaziciğim!»

«Hem de nasıl!»

Ali, sorusunu genelleştirdi:

«Sevdiniz değil mi, çocuklar?»

Niyazi bir eliyle bana yaslanıyor, bir eliyle de miğdesini oğuşturuyordu:

«Bayıldık!» dedi, «Hem de nasıl bayılma!»

«Manzara harika değil mi?»

«Harika!»

«Haliç!»

«Harika!»

«Marmara, Adalar?»

«Harika!»

«Boğaz!»

«Enfes!»

«Galata Köprüsü, Süleymaniye?»

«Şaheser!»

«Zevk sahibi olmadığımı iddia edemezsiniz ya!»

Niyazi son gücünü de toplayarak cevap verdi:

«Ne münasebet Aliciğim, zevkin de harika, apartmanın da harika, manzara da harika, sen de harikasın!»Image

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s