Bir Şizofren Güncesi – İbrahim Arpacı

Bir geceydi, kalktı. Başka bir odaya geçti. Işık kapalıydı. Kapıyı üstüne kapattı. Penceredeki perdelikleri açtı. Odanın ortasına oturdu. Elleri bin bir ağırlık; bin bir günah… Ağladı. Hıçkırıklarla ağladı. Sesini kısmaya çalışsa da kısamadı. Kimseler duymasın, bilmesindi.

Bu kadar yalnızlığı kim ne yapsın?

Kalakaldı odanın ortasında. Gözlerini kapadı; yere çöktü. Dizlerini göğsüne doğru çekti. Bir inilti sızlamaya devam etti. Usulca iki elini göğsüne doğru yanaştırdı. Elleri havaya kalkar gibi oldu ama göğsüne sakladı. Telefonu aldı eline. Rehberi gözetliyordu. Belli ki birini arayacaktı. Aramadı; bir şeyler mırıldandı.

Aşikâr, acı çekiyordu. Olduğu yerden sürünerek duvara verdi sırtını. Ağlıyordu.

“Fi’l kalbi mine’l kalbi ile’l kalbi sebîlâ” dedi. Beni duyuyorsun değil mi? Evet. Duyuyorsun. Sen ki ruhani bir mütecessislik giyinmiş beden gibi aklımda geziyor, göğsüme çöküyorsun. Kaç gece oldu sıçrıyorum uykulardan”.

Uyandırma beni böyle. Hem uykumda ağlat, hiç kaldırma. Kalktığımda yatağımdan, sen ki yine hayalden ibaret kal.

Atma beni uykumdan dünyaya. Böyle olur olmaz ağlama nöbetlerine kaldırma”.

Hem bu hal ile sabaha çıktığımda her şey gerçeğe dönüşüyor. Odamın şu tüllenen karanlığı dahi her bir şeyimi aşikâr ediyor.

“Öldür beni defalarca, ama unuttur beni seni sevdiğim gerçeğine…

Sürekli suretinle dalıyorum uykularıma. Arasam acaba bu gece vakti, senin mi çıkmazların artar yoksa benim mi? Hem sesini duymak ile daha mı çok yalnızlaşırım?

Hem seni aramıyor oluşum kibir değildir; değildir değil mi? Bunu sende hissediyor musundur? Hem zaten beni de uykudan sen uyandırdın; biliyorum. Yoksa uyanmazdım ben bu karanlık odanın ortasına. Hem korkarım karanlıklardan. Işıkları açarsam her taraf sen olursun diye açmıyorum.

Görürsem seni, gidersin. Zaten bu yüzden hep geceleri bu karanlık odaya geliyorsun değil mi? Seni görmeyeyim diye…

Bir müddet usulca boş boş karanlığa dikti gözlerini. Bir süre sonra odanın kapısı açıldı. İçeri bir kadın girdi. Belli ki ev halkından…

“Abla! Sen misin?

“Evet. İçmedin mi yoksa ilaçlarını?

Ses vermedi.

Sürekli bunu sana hatırlatmam mı gerekiyor? Lütfen yapma böyle. Hem kedini üzüyorsun hem de beni. Yok öyle biri, kabullen artık. Sen kimseyi sevmiyorsun. Yok öyle sevdiğin falan… Hem bak ismi dahi yok ortada. Çünkü gerçekten yok.

“Ama arıyorum konuşuyorum, sürekli haberleşiyorum. İnanmıyor musun yoksa bana? Hem sürekli elimde telefon var görmüyor musun”?

“Peki, göster o halde; Kim bu? Göster hadi”.

Biran Gözbebekleri canlandı. Bir heyecan telefonu sıkıca eline kavradı. Birkaç nefes soluk aldı. Nefes alışlarından belli ki heyecanlandı. Gözleri bir ışıktır kesti karanlığı. Aydınlık belirdi; sanki uzun zamandır beklediği cümleydi bu. Parmağını tuşlara değdirmekle rehber tuşuna basmıştı. Sonrası durgunlaştı. Aklı kesildi. Gözü boşluğu kesti. Nefes alışları yavaşladı. Göz kapakları aşağı eğildi.

O sıra ablası ışığı açtı.

Bulamıyordu; her kimse…

Başını az bir kaldırıp ablasına baktı; merhamet diler gibi… Başını ablasının dizine koydu.

Kendinden olmayan boğuk bir sesle “Abla, gerçekten yok mu”?

Ses vermedi ablası.

Usulca kıvrandı bir köşeye ve oracıkta gözlerini kapadı. Uykuya daldı!

Ablası odayı henüz yeni terk etmişti ki, tekrar kalktı. “Abla” diye seslendi. Duyan olmadı. Oysa henüz çıkmıştı ablası odadan. Duymaması imkânsızdı. Defalarca bağırdı abla diye, ama gelen olmadı.

“Duymuyorsa ablam beni, o halde biraz önce yaşayıp hissetiyim her şey yalan.

“O halde o, var o zaman”…

Bak görüyor musun: Kalkmasam hiç bu uykudan, yokluğuna inanacaktım neredeyse… Farkında mısın: Artık yokluğun rüyalarıma, kâbuslarımla karışıyor. Sanki herkes beni senin yokluğuna inandırıyor gibi…

Onların düşlerine girip “ben varım, buradayım” demeyecek misin onlara? Bana kırgın olduğundan mıdır beni savunmasız bırakman; bırakıp yalnızlığa savurman…

Ah arayabilsem, konuşabilsem! Sesimi sesine verebilsem… Bin ölüp bir seslensem, şu yangınımı bir defa da olsa küllesem; sonrası zaten umuruma da gelmez ya. Yeter ki sen bu dünyaya ait olsan; dahii sana rağmen yalnızlık bile toplayacak olsam…

Kelimelerin olsa, şu rehberimde duran ismin kadar ve ismin kadar sesin olsa… Her ismini zikrettiğimde sen biraz daha dünyama düşsen, aklımı kirletsen… Şu gölgen kadar aslın olsa… Bak suretin bu yüzden büyüyor her geçen gün biraz daha zihnimde. Sen ki kanlı canlı şu an buralarda bir yerlerdeyken…

Büyütme suretini.

Bana baktığın gözlerini çıkarma yalana.

Hem denizimsin, sen gelmeden daha yüzüm deniz de görmez ya.

Bazı insanlar sırf bu yüzden bana tuhaf diyorlar. Razı mısın onların bana bu gözle bakmalarına? Söyle razı mısın?

Hem anılarımız neden yok bizim! Hay aksi: Çabuk unutuyorum. Hem insanları geleceğe taşıyan geçmişlerinde yaşadıkları değil midir? Hem geçmişimiz olmasa ben bu kadar seni taze saklayabilir miydim? Tabi ki vardır.

Ahh abla! Gördün mü, aklımı rüya da dahi o kadar bulandırdın ki. Sanki tüm anılarım silindi zihnimden.

Baksana ışık dahi açık kalmış. Hem sen aydınlık odaya da gelmezsin.

Bu gece zaten bir tuhaf…

İyisimi ben, sabah ilk işim kalkıp fotoğrafçıya gidip resimlerimizi çoğaltayım. Hem seninle çektirdiğimiz resimlerimiz çoğaldıkça daha çok yakın oluyorsun bana.

İyi de şimdi hangi resmi bulurda çoğaltırım ki. Olmasa yarın sabah geçerken yolda bir mecmua alırım. Oradan tedarik ederim.

Gün ışımıştı. Sabah henüz yeni peçesini açıyordu. Kızıllık diz boyu. Uyumanın haram olduğu bu vakit… Gece perdeleri açtığından olacak ki, güneşin ışığı kirpiklerini seğirtiyordu. Güneş henüz çok yükselmemiş ki gözleri aydınlık, yanakları gölgedeydi.

Uykuya doyamamış; besbelli. Yüzünü yana çevirdi; Belli ki kalkacak.

Neyse ki uyandı.

Gözleri bin bir telaş, bin bir şaşkınlık…

Bu odada ne işim var gibisine, bir süre etrafı seyretti. Şaşkınlığını üzerinden atmış olacak ki, telaşlı gözleri boş bir bakışla yere düştü. Az zaman sonra kalktı, traşını oldu. Elbiselerini giydi. Bir heyecan ayakkabılarını boyadı. Giyeceği ceketin üzerine yapışmış tozları fırça ile aldı. Alt gözden yeni çoraplardan çıkarıp giydi. Süveteri zaten ceketi ile uyumluydu. Kahverengi ceketinin üstüne bir de açık kahverengi kabanını giydi.

Hava soğuk fakat bere takamazdı. Saçları bozulurdu. Saçlarının bozulmasını göze alamazdı. Ne de olsa resim çekilecekti onunla.

Rüzgâr hafiften sertleşmeye başladı. Biran önce varmalı. Neyse ki bir gazete bayisinin önünde durdu. Eline gelen ilk mecmuayı alıp parasını ödedi.

Fotoğrafçıya da neredeyse geldi sayılırdı.

İçeri girdi. Nasılsa çalışanlardan onu fark eden olur yanına gelirdi diye her zaman ki gibi köşe taraftaki sandalyeye oturdu. Bir süre kimsenin kendisi ile ilgilenmediğini görünce “Rahmi Bey” diye seslendi.

“Geliyorum Fuat Bey, hemen geliyorum.

Hoş geldiniz.

Hoş buldum, Sağ olun. Nasılsınız?

Sağ olun işte ne olsun çalışıyoruz. Siz resim photoshop latacasınız öyle değil mi?

Hı hı, evet…

Peki, siz biraz beklerseniz, geliyorum ben hemen.

Tamam, olur

Kasada duran, belli ki dükkânın sahibi… Bir şeyler fısıldıyor elemanının kulağına. Ne diyorsa artık…

Eleman tekrar Rahmi Bey’in yanına gelerek temkinli bir ses tonu ile: Bize verdiğiniz dergilerdeki kişiler ünlü kişiler. Onlarla sürekli sizin resimlerinizi aynı kareye koyuyor oluşumuz bizim açımızdan ileride sıkıntıya neden olabilir efendim. Bu yüzden iş prensibimiz gereği, artık getirdiğiniz mecmulardaki kişilerle sizin resimlerinizi aynı kareye koyamayacağız. Kusura bakmayın.

Ama nasıl olur: O mecmuada ki dediğiniz kişiler, tek kişi; o da sevdiğim kız zaten. Hiç olur mu öyle şey; nasıl olur da, başka tanımadığım insanların resimlerini getirip de, sizden bizi yan yana koymanızı isteyebilirim ki? Bu dergiler hep onun resmini basarlar. Ondan başka kimsenin resmini de basmazlar. Biz bir süredir onunla konuşmuyoruz. Ama küs de değiliz. O yüzden bu yola başvuruyorum. Yoksa buna bile mihnet etmem. Söyledikleriniz kalbimi incitti.

Beyefendi, siz ciddimsisiniz bu söylediklerinizde?

Biranda gözleri aşağı doğru düştü. Boşluğa baka kaldı. Şaşkın bir hal; alnı buruştu. Gözlerini kapadı biran; yutkundu. Ne yapacağını bilemedi o an. Boş boş etrafı seyirdi. Oturduğu yerden ellerini dizlerinin arasına aldı. Sırtı hafifçe büküldü. O andan itibaren hiç bir şey duymuyordu sanki. Bir süre başını eğip ayakkabılarına doğru baktı. O ara bir şeyler mırıldandı ama ne dediği duyulmadı.

Bir göz kapamalıkla kendini dışarı attı.

Caddeler bin bir kalabalık bin bir insan. Her baktığı yüz elalem… Göğsü yüreğini taşımıyor gibi. Her adımda biraz daha eriyor. Nefesi göğsünde düğümlenip kalıyor. Belli ki hıçkırıkları ondan…

Nihayet deniz kenarında… Deniz siyah, hava karardı besbelli. Şimdi daha çok ağlıyor. Etraf tenha. Rüzgâr iyiden iyiye çarpıyor insanı.

Ne dediği belli değil. Ağlıyor işte. Sesi uzaklaşıyor. Ayakları suya bulanıyor. Bir sonraki dalga ceketine deyiyor. Su belli ki soğuk değil…

Gözlerini kapadı. Hıçkırıkları kesildi. Zamanı kendi adına durdurdu.

Etraf tenha. Denizde ne bir Allahın Hud’u ne de kuşlardan başka, bağrışan yok; Deniz karardı. Yuttu içine işte. Bir günün sonu, belli ki güneşle batıyordu.

4 thoughts on “Bir Şizofren Güncesi – İbrahim Arpacı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s